“Umut”landım da…

Geçenlerde bir televizyon programında Umut Oran’la yapılan bir söyleşiyi izledim. Hem de dikkatle.
Oran, art arda kurduğu düzgün cümlelerle düşüncelerini o kadar akıcı ve güzel bir biçimde anlattı ki, hayran kaldım demek doğru olur.
Şu var ki, böyle değerlerin neden kenarda kaldıklarına doğrusu akıl erdiremiyorum.
Ne yapacağını bilmeyen adamların elinde kalmış bir CHP için duyduğum acı, daha da büyüdü.

Yönsüz Öfke

                        YÖNSÜZ ÖFKE

           Gerilen Toplum

Türkiye, son yıllarda biraz örtük ama dokularına işlemiş bir gerilim içinde.

Bunun nedeni, yıllar yılı yığıla yığıla büyüyen sorunların çözümü için zaman ve emek harcanmaması; doğal olarak da katlanarak büyüyen bu sorunlarla boğuşmanın yaşamı çekilmez kılması.

Sorunların altında ezilen 70 milyondan fazla insan…

Buna karşın bakıyorsunuz,  her türlü tıkanmanın giderildiği yerlerin başında gelen siyaset tıkanmış.  95 yıllık Cumhuriyet geleneği, yaşam tarzı, demokratik yapılanma yerle bir edilmiş ve halkın kendi kararıyla (!), yani referandumla tek adam rejimine geçilmiş,  demokrasi dışına kaymanın giderilemez sonucu olarak çözümsüzlük gelmiş ülkenin ve rejimin üstüne çökmüştür!

Siyasetin tıkandığı ve çözüm üretemez hale geldiği yerde ekonominin sağlam olması, sağlıklı bir biçimde yoluna devam etmesi beklenemez. Ülkemizde de bu tam tamına böyle olmuştur. İlerlemek şöyle dursun, her gün biraz daha geriye giden hastalıklı bir yapı ortaya çıkmıştır.

Bozulmuş ayarların, dejenere olmuş yapının, gündelik söylemlerle iyileştirilmesi mümkün değildir. Bunun yarattığı geriliminse, yeni sorunların ansızın ve bir öfke patlaması şeklinde ortaya çıkmasına neden olabileceği bilinmelidir.

Çünkü sıkıntı yalnızca siyasette, ekonomide değildir; bütün alanlardadır. Onun için bütün boyutlarıyla gözlenmeli, irdelenmeli, değerlendirilmeli ve buna göre çözüm üretilmelidir.

Bu yapılmadığı takdirde, gerilimin giderilmesi adeta imkânsızlaşır. Sonra da, doğası gereği ani patlamalara, birden ortaya çıkıveren öfke sellerinin kabarıp köpürmesine neden olabilir. Toplumun fay hatları hareketlenir ve yeni kırıklar ortaya çıkar ki; bunun sarsıntılarını ve tahribatını gidermek yıllar alabilir.

 

Sıkıntılı Toplum Psikolojisi       

Toplum, sürekli bir sıkıntı içindeyse, bu pek çok alanda birden olumsuzluklara yol açar. En büyük sorun, üretimde tökezlemedir. Bu sıkıntıyla insanlar işlerinde verimsizleşirler. Yaratıcılıkları törpülenir, üretici güçleri zayıflar.

Böyle durumlarda “hastalık” tıpkı verem gibi sinsi sinsi ilerlemeye başlar. Önce kesik kesik olan öksürükler giderek sertleşir ve ciğerleri parçalayacak bir hal alır… Kan kusmaya başladığınızda ise iş işten geçmiş olur.

Sıkıntılı toplumlar sıkıntılarını çoğunlukla sessizlik ve tepkisizlikle, adeta onlar yokmuş gibi yaşamaya çalışarak örterler. Bu, zamana sığınmak ve zamanla her şeyin değişeceğine tevekkülle inanmaktandır. Kimi boyutlarıyla umursamazlık, vurdumduymazlık da sayılabilir bu; ama asıl sorun güden ve güdülen psikolojisine teslim olmaktır.

Güden, zaten bunu istediğinden ve her dediğinin buyruk olarak kabul edilmesinden yana beklenti içinde bulunduğundan bu teslim oluşu memnuniyetle karşıladığı gibi hızlanması, yaygınlaşması ve yerleşmesi için her gün biraz daha sertleşerek ve durumunu pekiştirerek yoluna devam eder.

Güdülen ise milyonlarladır ama tek bir kişiymiş gibi hareket eder. Birey olarak varlığı özgünlüğünü yitirdiği için tek tip haline gelir. Bunun sonucu da, -kusura bakılmasın- sürü olmak, sürüye dönüşerek kimliksizleşmektir.

Sıkıntılı toplum, bu psikolojisini sürüleştiği için sessizlik ve tepkisizlikle geçiştirmeye çalışır. Boyun eğmenin ardında dinsel “kulluk” anlayışı, “ulu’l emre itaat” geleneği, “sabırla koruğun helva olacağı” biçimde oluşturulmuş yerleşik kanılar yattığı için, genel olarak kabul görmesi hiç de zor olmaz.

 

Birikim, Yoğunlaşma ve Sıkışma

            Baskıların, çarpıklıkların önüne geçilmemesi sonucunda sorunlar daha da büyür.

Sorunlar büyüdükçe, bir birikim oluşur. Sıkıntı giderek yoğunlaşır. Yoğunlaşma, genel olarak toplumu, birey olarak insanı adeta tepesinden bastırarak ezer, ufalar. Tek tük karşı koymalar, çıkışlar görülse de bunlar çabucak bastırılır, susturulur, etkisizleştirilir.

Yoğunlaşmanın sonucu ise sıkışmadır. Burada sözünü ettiğimiz  “gaz sıkışması” gibi bir şey değlidir; insanın ve toplumun psikolojik olarak, yaşam koşulları içinde yaşadığı güçlükler nedeniyle sıkışmasıdır.

Ne denli ezilmeye, sömürülmeye, hor görülmeye alıştırılmış olursa olsun, insanın bir dayanma gücü vardır.

Gaz değildir ama o da sıkıştığı zaman patlar!

Üstelik onun patlamasının nasıl, nerede ve ne zaman olacağı belli değildir.

Toplumsal patlamalar kimi zaman bir toplumu evriltir, devrime kadar uzanan yollara çeker. Kimi zaman ise bitmez tükenmez bir kaosun ortasına taşır ve orada bırakır.

Bunun için, siyasi erk sahiplerinin ya da toplum önderlerinin adımlarını çok çok ölçüp biçerek atmaları gerekir.

Siyaset, toplumu rahatlatmak için “havasını almak”tan ibaret güncel, hafifletici bir müdahalenin ötesinde, çok daha derinlemesine yapılan incelemeler sonucunda ulaşılan, geniş zamanlara yayılmış yapısal değişiklikleri başarabildiği oranda gerçek anlamda siyaset olur.

 

Yönsüz Öfke

Uzun süren baskı dönemlerinin, o sabırla katlanılan acılarının yarattığı sıkıntı, sızıntısı hissedilmeyen kaçaklara da neden olabilir ama en çok görülen şey, dehşetli bir patlamadır. Bunu hiç kimse istemez, istememelidir de; ancak siyasi erk bunu genel bir boyun eğiş ve kabul ediş olarak değerlendiriyor, sömürüsünü ve baskısını artırarak yoluna devam ediyorsa fena halde aldanıyor demektir.

Biriken toplumsal öfke, gün gelecek, an gelecek, bir büyük patlamayla ortalığı yakıp yıkacaktır.

Çünkü, uzun süren sıkıntılı bekleyişlerin, susuşların, kabullenişlerin neden olduğu birikim; er geç yerini toplumsal ve siyasal bir patlamaya terk edecektir. Yönsüz bir öfkeyle birden oluşan ve gelişen olayların sonucu ise önceden hiçbir biçimde kestirilemez.

Yönsüz öfke, o birikime neden olan yanlışları ya da o yanlışları yapanları hedef almak amacıyla yola çıkabilir ama bir anda onu harekete geçiren unsurlar da dahil olmak üzere en umulmadık hedeflere yönelebilir. Onun için çok tehlikelidir. Eğilip bükülmeye, işlenmeye, yönlendirilmeye ne doğası müsaittir, ne de bunun için zamanı vardır.

Yönsüz öfke, güdüseldir belki ama güdülemez, evcilleştirilemez. Tahrip gücü yüksektir, patlar. Önüne geleni yakıp yıkıp geçer. Geride kalan ise tozdan dumandan görünmez olur. Görünse bile, artık ortada pek bir şey kalmamıştır.

Bu, saklı bir tehlikedir. Dikkat!

 

“Ne Şam’ın Şekeri.. ” Demeden…

“NE ŞAM’IN ŞEKERİ…” DEMEDEN

Türkiye Cumhuriyeti, dine ve dinsel inançlara laik bir temelden bakan, bunlardan herhangi birini ötekilerin üstünde tutmadan ya da hor görmeden yaklaşan bir dış siyaseti ta kuruluş yıllarından başlayarak benimsemiş ve uygulayagelmiştir. Bazı sapmalar dışında, bu siyasi çizgi bugüne dek fazla zedelenmemiştir, özellikle de zikzaklar haline gelmemiştir.

İslam ülkeleri ile ilişkilerimiz de bu temel duruştan nasibini almış; hem diplomatik tutumumuz, hem dostluk anlayışımız, dinsel inançlar temel alınmadan, laik devlet anlayışıyla şekillendiği için ana çizgi hep korunmuş, zikzaklar ve yalpalamalar fazla görülmemiş, daha doğrusu bariz hale gelmemiştir.

Siyasal iktidarlara göre zaman zaman bazı ülkelerle ve ülkelerin o günkü yönetimleriyle farklı yaklaşımlar görüşmüşse de, bu dönemsel yakınlaşmalar ebedi ittifaklara dönüşmemiştir.

Örneğin, Nasır döneminde Mısır’la, Kaddafi dömeninde Libya’yla görülen yakınlaşma devamlılık gösterememiş, iktidarların değişmesiyle sönükleşerek gündemden çıkmıştır.

 

Yakın Coğrafya: Ortadoğu

Güneydoğumuz Ortadoğu devletlerinin oluşturduğu, büyük çoğunluğu Arap ülkelerinden oluşan bir mozaik halindedir. Bunların dışında Yahudi/İsrail devletiyle, Acem/ İran devleti kendi ayrıksı yollarında yürümektedirler. İsrail, Musevi; İran Şii inancını temel alan yaşam tarzlarıyla yönetsel anlayışlarını birleştirmiş durumdadır. Arap devletleri içinde ise doğrudan dini temel alanlar da vardır, laik bir uygulamayı ya da buna benzer daha özgürlükçü bir yönetim biçimini seçenler de…

Ortadoğu dinlerin doğduğu bir coğrafyadır. Peygamberler diyarıdır. Dünyanın başkaca hiçbir yerinden peygamber çıkmamış, Konfüçyüs gibi inanç kurucularında ise daha çok felsefi bakış öne çıkmış ve temel alınmıştır.

Dinlerin doğuşu ve kabul ettirilişi hep sancılı olmuş, din savaşları tarihten günümüze Ortadoğu’ya barışı haram kılmıştır. Bunun için Ortadoğu sanki hep “belanın beşiği” gibidir.

Bizim karadan tüm güney sınırları Ortadoğu devletleriyle çevrilidir. Oradaki kaynaşmalar, bitip tükenmeyen çekişmeler, ardı arkası kesilmeyen savaşlar yakın komşu olarak elbette bizi de yakından ilgilendirmektedir.

Ortadoğu’da hiç eksik olmayan çatışmalar, çekişmeler,  istikrarsızlığa neden olan gelişmeler; bizim bu coğrafyayla yakından ilgilenmemizi her dönemde zorunlu kılmıştır, kılmaktadır.

Osmanlı’nın yayıldığı geniş alanlardan birini kaplayan Ortadoğu, bugün birçok devletin itişe kakışa, çekişe dövüşe varlıklarını sürdürmeye çalıştığı, bu sıkışık alanda ne yazık ki genel olarak çağdaş bir yaşam düzeyi yerleşememiş ve yaygınlık kazanamamıştır. Bir ucu kabilelere, çölün bedevilerine uzanan bir yaşam tarzı; çağdaş dünya düzeninden ve düzeyinden nasibini tam olarak alamamıştır.

Türkiye, ne yazık ki bu “yakın” coğrafyaya yeterli yakınlıkta değildir. İlişkilerimiz, sık sık değişiklik gösteren, güncel dalgalanmalardan fazlasıyla etkilenen oynak bir çizgi izlemektedir.

 

Tarihten Gelen…

Buna, tarihteki ortak yaşamın payı büyüktür.

Osmanlı’nın bu topraklara egemen olduğu dönemle, aynı toprakların elimizden çıkış süreci sancılarla doludur. Özelikle, Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminden çekiliş ve çöküşe geçtiği dönemde, Arapların politikası, Osmanlı’nın düşmanlarıyla birlik olup onu arkadan vurarak hançerlemek olmuştur.

İslami inançların kutsal yerleri olan Mekke ve Medine başta olmak üzere, yüzyıllarca kendilerine bu kutsallık nedeniyle hep yardımda bulunmuş, arka çıkmış ve kendilerini savunup korumuş olan Osmanlı Devleti’ne ve sonraki devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’ne yaklaşımları hiç de dostane olmamıştır.

Diplomaside kinin ve düşmanlığın yeri yoktur. Varlığına, birliğine, bütünlüğüne göz dikilmedikçe, diplomasiyi önde ve ayakta tutmak, bir devletin en önemli kurallarından olsa gerektir. Türkiye’nin Ortadoğu politikası ise diplomaside yeri olmaması gereken kin ve düşmanlık pıtraklarıyla doludur. Bu coğrafyada, din ve ırka dayanan ve tarihten beri üstesinden gelinememiş kavgalar sürüp gitmekte ve temelli bir barış kurulamamaktadır.

Bunun için, Türkiye Ortadoğu’da, kendi çıkarlarını göz ardı etmeden, akıllı ve barışçı bir politika izlemek zorundadır.

Son olarak, Suriye’nin İdlip kentiyle ilgili gergin durumda, buraya “müdahale”den,

-önce düşünüldüğü halde- sonradan vazgeçilerek barışçıl bir çözüm bulunmuş olması önemli diplomatik ve devletimize pek yakışan bir tutum olmuştur.

 

İnişli Çıkışlı Suriye İlişkileri

            Suriye ile ilişkilerimiz uzunca bir süredir inişli çıkışlı bir durum göstermektedir. İki tarafın da çıkarına uygun düzenli bir gidiş olmadığından, iki komşu, bu komşuluktan kârlı çıkmak bir yana, yeterince yararlanamaz haldedir.

Şimdiyse, tüm Ortadoğu devletleriyle olduğu gibi, Suriye ile ilişkilerin de sağlıklı ve akılcı bir biçimde tüm olarak ele alınmasında yarar vardır.

Suriye, bizim güneyde en uzun (911 Km.) sınırımızın bulunduğu bir komşumuzdur.

Oradaki nezlenin Türkiye’ye müzmin soğuk algınlığı, giderek de zatürre olarak yansıması kaçınılmazdır.

Suriye’de dış güçlerin tahrikiyle başlatılan iç savaşın bize yansımalarını iki dakikacık düşünmemiz yeter. Suriye’den Türkiye’ye göç ve Suriye göçmenleriyle birlikte gelen sorunlar hiç de küçümsenemeyecek boyutlardadır ve buna dair sorunlar on yıllarca sürebilecektir. Onun için, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler,  Kurtuluş Savaşanı vermiş ve Cumhuriyet’i kurmuş bu ulusun haklarının şu veya bu vesileyle başkaları tarafından kemirilmesinin önüne geçmek zorundadırlar.

Bugün, Esat ve rejimi orada onca müdahaleye, iç savaşa kadar vardırılan haksız girişimlere karşın varlığını sürdürmekte ve duruma egemen görünmektedir. İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki isterlerine uygun davranmadığı için silinip yok edilmek istenen Esat rejiminin sürüp sürmemesi Suriye halkının bileceği iştir. Oraya hiç kimsenin müdahale hakkı ve yetkisi yoktur.

Paramparça edilip kimliksiz bırakılarak yutulan Irak’ın başına gelenler, herkesin aklını başına devşirmesi için örnek olmalıdır.

Devletlerin burnu uzamaz, uzamamalıdır; her yere de sokulmamalıdır. Tamam, “Ne Şam’ın şekeri…” demeyelim ama komşuların işlerine karışmaktan uzak duran, kadim dış politika geleneğimize de sahip çıkalım…

YENİ BİR RÜZGÂR

YENİ BİR RÜZGÂR

Hüseyin Yurttaş

Hemen Söze girmekte yarar var: CHP içinden mi olur, dışından mı; bilmem ama Türkiye’ye yeni bir rüzgâr gerekli. Öncelikle bu durgun, bu bunaltıcı hava dağıtılmalı. Türkiye yepyeni, apaydınlık bir esintiyle dalgalanmalı.

Böyle bir esintinin ortaya çıkması için gençlerin gençliğe yakışır, atak, yenilikçi, ileriye dönük kimlikleriyle öne çıkmaları gerekiyor. Aynı atılımın siyasette de yaşanması, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Keloğlan gibi ortada dolanan sözüm ona liderlerle bir yere varılamayacağı gün gibi ortadayken, oyalanıp durmanın âlemi yok! Kaybedilen her günle, ülkemizin ve halkımızın geleceği karartılıyor.

Burada hemen 1970’li yıllardaki “hava” geliyor aklıma: Gençler tozu dumanı attırıyor… Bülent Ecevit kitleleri ardına almış yürüyor…

O günlerdeki önseçimle girilen gerçek seçimlerin havası bambaşkaydı.

O güzel günlerde en yetkin, en çalışkan olanları seçmek biricik idealdi. Yakınlarını kollamak ve yandaşlar yaratarak ötekilere dirsek atıp ilerlemek gibi demokrasiyle ilgisi olmayan ilkel tutumlardan neredeyse tümüyle uzaktık.

Bunun için Süleyman Genç gibi milletvekillerimiz, Aydın Erten gibi belediye başkanlarımız vardı.

Geçmişten ders alınacaksa, dalga dalga esen o rüzgârlı günler anımsanmalı. Böyle bir esintinin nasıl yaratılabileceği düşünülmeli, konuşulmalı, tartışılmalı.

Evet, gerçekten ülkemizde durgun ve bunaltıcı bir hava var. Tek adam egemenliğine boyun eğmenin getirdiği siyasi durgunluk; siyasi durgunluğun neden olduğu umutsuzluk bugün bütün yurda egemen. Bunu yıkmak, bir hareket geliştirmek içinse hemen hemen hiçbir girişim yok gibi. Aydınlar da içlerine kapanmış, suspus olmuş durumdalar. Ortamın bu hale gelmesinin, bu suskunluğun ve sessizliğin bence en büyük sorumlusu onlar.  Ne demiş Rıfat Ilgaz:

“Yollar kesilmiş alanlar sarılmış

              Tel örgüler çevirmiş yöreni

               Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende

               Benden geçti mi demek istiyorsun

               Aç iki kolunu iki yanına

               Korkuluk ol!”

 

Yeniyi kurmanın yolu, eskiyi onarmaya çalışmakla, orasına burasına çivi çakmakla, sıva yapıp ayıbını örtmek değildir. Eskiyi yıkıp yerle bir edip yepyeni bir şey kurmak gerçekten devrimci bir tutumdur. Bunun için, bize dayatılmış bu suskunluğu, bu sinikliği, bu ezikliği, bu çaresizlik görüntüsünü yerle bir edip umuda, aydınlığa ve geleceğin güzel günlerine açılan yeni kapılar bulmalıyız.

Öyle bir esinti, o rüzgâr mutlaka bulunup yakalanmalıdır. Süklüm püklüm duran ağaçlar dalgalanmalı, tozlaşma olmalı, ağaçlar yeniden meyveye durmalıdır.

Burada işin ve sorumluluğun büyüğü aydınlarla gençlere düşüyor. Ordusu siyasi casuslarca içten çökertilip zayıflatılmış, eğitimi giderek molla yetiştirir hale getirilmiş, ekonomisi iç ve dış soygunlarla bir vuruşta yıkılacak harabeye döndürülmüş, sınırları kaçak ve mültecilerce kevgire döndürülmüş, dış ilişkilerinde demokrasiden nasibini almamış Arap şeyh ve kralları dışında neredeyse herkesle bozuşuk cumhuriyetimiz, her bakımdan en zor günlerini yaşıyor.

Bunun farkında olan herkes elini taşın altına koymalı ve yok oluşa doğru olan bu gidişe dur demelidir!

(Cumhuriyet: 4.10.2018, Perş,)

Andımız

Andımızın okunmasına karşı çıkanlar, onu ortadan kaldırmak isteyenler, Türküm demeyi sakıncalı buluyorlar. Doğru ve çalışkan olduklarını reddediyorlar. Küçüklerini korumak, büyüklerini saymak; yurdunu milletini kendinden çok sevmek gibi bir gaileleri yok. Yükselmek ve ileri gitmek istemiyorlar. Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe doğru yürümek de istemiyorlar. Varlıklarını “Türk varlığı” falan filan için harcamak niyetinde değiller. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demeyi zul addediyorlar.
Peki, kim bunlar?

Musa ÇAM, İzmir Büyükşehir’e yakışır..

Çalışkan, dürüst, deneyimli, duruşu sağlam:
Musa ÇAM
İzmir Büyükşehir’e yakışır!

5 Ekim 1953’te İzmir’de doğdu. Baba adı Şahismail, anne adı Hatayi’dir.

İşçi, Sendikacı; Buca Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümünü bitirdi.
İzmir Belediyesi ve Tariş’te işçi olarak çalıştı. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel İş Şube Yöneticiliği, Ege Bölge Temsilciliği, Yönetim Kurulu Üyeliği ve DİSK Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. TÜSES Vakfı, Sosyal Demokrasi Derneği ve DİSK Emekli-Sen Üyesidir.
24. Dönemde İzmir Milletvekili seçildi. Plan ve Bütçe Komisyonu Üyeliği yaptı.
Çam, evli ve 2 çocuk babasıdır.